-Gün 1 –
– Sabah
Merdivenlerden indi. Tedirgin hareketlerle çevresini kolaçan etti. Bilet aldı. Treni beklemeye başladı. İnsanları gözlemledi. Biraz ötede oturan yaşlı adam tehlikeli gözükmüyordu. Gidip selam verse miydi, yoksa köşede duran küçük çocukla mı konuşsaydı? Yaşlı adamla göz göze geldiler. Gözünü kaçırdı. Korkak!
Yere baktı uzun uzun. Tren geldi; O gelmedi. İnsanlar trende yerlerini almaya başladılar yavaş yavaş. Vakit dardı. Ayaklarını trenin içine atamıyordu. Korkak! Trene biraz yaklaşmaya çalıştı.
Fısıltılarfısıltılarfısıltılarfısıltılarfısıltılar…
Korkuyorsun Miles! Yıldızlar üzerine düşer diye, gök burulur seni boğar diye… Sesler sağından solundan geçiyor. Ağzın açık izliyorsun. Kaos seni sarıyor, kuşatıyor. Isı yükseliyor. Yanıyorsun ve sen, olan biteni sadece izlemekte yetinebiliyorsun.
Kan yüzüne hücum etmişti, terlemeye başladı. Elleri uyuştu. Her şey bulanıklaşıyordu. Buradan kaçıp uzaklaşmayı istedi. Çıkışa doğru yürümeye başladı. Biri arkasından geliyordu. Merdivenlere yöneldi. Hızlandı; arkasındaki de hızlandı. İçindeki korkuyla merdivenleri ikişer üçer çıktı. Ayağından kavrayıp onu aşağı çekeceğini düşündü; sonsuz karanlığa. Son basamaklar… Dayanılmaz uğultular… Son birkaç adım…
Dışarıdaydı. Nefes nefeseydi. Durdu, sakinleşmeye çalıştı. Cadde akıp gidiyordu. İnsanlar sohbet ediyor, çocuklar garın kenarındaki parkta oynuyordu. Yeni yağmur yağmıştı. Su birikintisinden kendi yansımasına baktı. İçindeki korkunun yavaşça söndüğünü hissetti. Sonra o derin boşluğu duyumsadı. Boğazı düğümlendi. Gözleri yerde, yavaş yavaş evin yolunu tuttu.
-Akşam
İnsanlar Miles! Nedendir onlardan kaçıyorsun, onlara varmak isterken. Bunda korkulacak bir şey yok ama korkuyorsun. Oysa o günü iyi hatırlıyorsun: Bukle saçlarını gördüğünde bunun karanlık bir büyü olduğunu anlamıştın; ama umursamadın. Adı Işık olmalıydı, evet, adı Işık’tı. Gecenin karanlığı onun gözlerinde toplanmıştı. Boynundan salkım saçak geyikler dökülüyordu. Elleri bir taç yapraklarını toplamaktan yeni gelmişti. Kaçamak bakışlar, gözlerin şanslıydı ve ne yazık, sen orada değildin. Sağrısı parçalanırcasına koşan tay gibi gizli kalelerinin derinlerinden soluk soluğa geliyordun. Tren geliyordu. Kozalar kelebek püskürtmüş, ağaçlar ansızın büyümüştü; akşam olmuştu. Henüz varabilmiştin ki trene bindi. Öylece kalakaldın.
Miles kalktı, düşüncelerini dağıtmak istiyordu; O’nu düşünmemek, o günü… Bu pekâlâ yenilgiydi. Farkındaydı; her gün başka bir yenilgiydi.
Raftan bir kitap seçti, okumaya başladı. Zaman sonra karnı acıktı. Mutfağa giderken gözü yan odanın kapısına takıldı.
Fısıltılarfısıltılar…
Durmadı, kendini zorladı, mutfağa gitti.
-Gün 2-
Ev kaçış. Tüm dünya dışarıda, içeride. Karanlık, sessiz, burada tek hükümdar. Us ona itaat eder. Her şey kontrol altında her şey kontrol altında o yok Miles iyi o iyi o yok her şey kontrol altında her şey kontrol altında her şey…
Perdeyi hafif araladı. Dışarıyı seyretti. Kapalı hava, cama çarpan damlalar… Böyle günler kıymetliydi çünkü yağmur şehirden insanları da temizlerdi. İşte o zaman her damlaya için için sevinirdi. Ellerine hohladı. İştahla dağlara baktı. Şehir sırtını binlerce metrelik dağlara veriyordu, medet umar, merhamet dilenir gibi her tarafınca sarınmıştı onu. Böylelikle şehirden çıkmak için tek yol tren garıydı. Eski günlerde dışarıya çıkmıştı ama eskideydi işte. Gözlerini kapadı.
Bir gün buradan bir şekilde çıkacaktı. Sonsuza kadar burada kalacak değildi ya! O zaman her şey çok farklı olacaktı. İçindeki büyük heyecana sarıldı. Büyük günlere inanıyordu, büyük şeylere.
Düşüncelerini temizlemeye çalıştı. Kalktı, kağıdı aldı. Kapıcı 4.15 gibi gelirdi. Saate baktı. Saat, 4.03’de dururdu hep. Saati düzeltti, alışveriş listesini kapıya yapıştırdı. Kapıyı kapadı. İçeri geçti.
-Gün 3-
Gözlerin boş, uykusuz. Solmuş bir dalsın ve kırık camlardan topladığın yüzünde ölgün bir gülümseme. Dudakların titrek. Ne eksik, biliyorsun. Yolculuğu düşlüyorsun; içindeki o tüketemediğin görkemli kanatlar, heyecanlı orman. İnsanlar ellerinde baltalarla üzerine yürüyor, insanlar kendilerini kaybetmiş. Başka yöne koşuyorsun, koşuyorsun, koşuyorsun. Köprü. Halatları kemiklerle döşenmiş. Orada, uçta bir tanıdık, görüntüsü hiç gitmeyen. Zaman kırlangıç bakışı gibi ürkek. Zemin şaşkın adam gibi uzaklara dalmış gözüküyor; duymamayı yeğliyor. Susuyorsun. Koşmaya takatin yok. Korku Öfke Korku Korku Öfke Korku Korku Öfke Korku…
Miles doğruldu. Oturma odasının önüne geldi. Kapıyı eliyle sevdi. İçli içli ağladı. Zaman sonra, tekrar dışarı çıkmayı denemeye karar verdi.
-Gün 4-
Kalktı. Bir şeyler yedi. Elbiselerini giydi. Çantasını alıp evden çıktı. Apartmanı terk edip garın yolunu tuttu. Güneş yeni doğuyordu. Bu sefer başaracaktı. Belki O gelirdi ve O’nunla konuşurdu. Evet, O’nunla mutlaka konuşacaktı. Merhaba diyecekti. Gözlerini diğer insanlara yaptığı gibi kaçırmayacaktı. Aynen böyle olacaktı.
Hava biraz toparlamış gibiydi. Gün güzeldi. Bir trene binmek ne kadar zor olabilirdi, bir insanla konuşmak, merhaba demek. Bu düşüncelerle gara vardı. Merdivenleri inecekken aşağıdaki karanlığı fark etti. Yavaşladı, durdu. Korkak! Korkak!
Karanlık hışımla yükselir, boğazında düğümlenir. Tırnaklarınla yüreğinden onu yolmak istersin; başaramazsın. Zayıflık, senin en müthiş yeteneğin! Ve insanlar, durmadan onlara koştuğun ama bak, hiçbiri hiçbir zaman seni sevmeyen! Kendini zorladı. Merdivenler hafifçe sallanıyor, derinlerden uğultular yükseliyordu. Başının içindeki sesler onu yoruyordu. Yumruklarını sıktı, dişlerini. Gözlerini kapayıp bir süre bekledi. Gözlerini açtığında dışarıdaki kuş seslerini duyabildi, günün sakinliğini. Toparlandı, hızlıca biletini alacağı makinaya yöneldi. Biletini alıp içeri girdi.
İnsanlar yavaş yavaş perona dolmaya başlarken o, kendini sıkışmış, küçülmüş hissediyordu. İnsanlar onu boğuyordu. Onların hareketlerini izliyor, onları dinliyordu. Bir adam kardeşlerinden bahsediyordu yanındakine; ne kadar ipe sapa gelmez olduklarından. Ona göre o elinden geleni yapmıştı ama kardeşleri onun sözünden çıkmış, onu dinlememişlerdi. Miles başını çevirdi. Annesinin eteğine sıkıca sarılmış bir çocuk gördü. Annesi çocuğun başını okşuyordu. Çocuk Miles’le göz göze geldi. Miles başını çevirdi. Gözlerini dolmuştu, içindeki boşluk ruhunu kavradı, nefesi daraldı, çıkmalıydı buradan. Çıkışa yöneldi.
Hava kapanmıştı ve yağmur çiseliyordu. Gardan biraz uzaklaşmıştı ki arkadan bir ses işitti. Geriye döndü. Bir adam ona doğru koşuyor ve bağırıyordu. Miles koşmaya başladı. Adam onun koştuğunu görünce hızlandı ve Miles’e yetişti. “Dur!” diye bağırdı; Miles durmadı. Dur aptal, dur! Adam yetişip çelme taktı. Miles yere kapaklandı. “Bir hareket daha yaparsan beynini dağıtırım.” Silahı doğrulttu:
“Kimliğini göster! Ağır, yavaş hareketler… Güzel… “ Miles kem küm etti, anlamsız sesler çıkardı. “Maval okuma, kimliğini göster! Neden kaçtın, ha? Çantanda ne var? Göster! Dağıt hepsini!” Miles yerlere saçılmış eşyalarını tek tek gösterdi. Yutkundu. “Ver şu kitabı! Allah’ın cezası, öğrenci misin sen? Dilini mi yuttun be adam? Bakayım şu karta!”
Meraklı bir kalabalık oluşmuş onları izlemeye başlamıştı. İnsanlar aralarında fısıldaşıyorlardı. ”Üniversiteye başlayınca İsa’nın havarisi gibi hırpani şekilde gezmek zorunda mısınız hepiniz, Allah belanı versin! Topla kitaplarını ve cehennem ol!”
Adam kitabı sert şekilde Miles’e fırlattı. Çekip gidecekti ki etraftan homurtular yükseldi. Kalabalığı yaramadan geri döndü ve düştüğünde kaşı yarılmış, yüzü kanlar içinde kalmış, yavaşça eşyalarını toplayan Miles’e baktı. Yanına gitti ve elini ona doğru uzattı; gülümsedi:
“Bak, zor zamanlar, biliyorsun… Koştuğunu görünce… Arkadaşlara haber vereyim, önce hastaneye götürsünler seni, sonra evine bıraksınlar.”
Miles korku dolu bakışlarla acelece çantasını omzuna geçirdi. Cevap vermeden kalktı. Açılmış kaşını umursamadan, sık sık arkasını kontrol ederek hızlı adımlarla eve yöneldi.
Yolların nereye çıktığını göremiyordu. Tabelaları okuyamadı. Caddeleri, sokakları karıştırdı. Yüzü, saçları kana bulanmıştı. İnsanlar onu gördüğünde uzağından geçiyor, bazıları yolunu değiştiriyordu. Kuduz köpekten farksızdı.
Yağmur hızlandı. Beş adım ötesi görülemiyordu. Aramaktan tükenmişti. Bir evin giriş merdivenine oturdu. Yağmur biraz dinince bir arka sokaktaki apartmanının aradığı yer olduğunu ancak fark edebildi. Hızla apartmana girdi. Merdivenleri çıktı. Evin kapısını açtı. Delirmiş gibi içeri geçti. Kapıyı sertçe kapatıp kilitledi. Pencereleri teker teker kontrol edip perdeleri çekti. Oturma odasına girip koyu kırmızı bir hırka aldı. Kendi odasına yöneldi. Ayakkabılarını, elbiselerini, kaşını umursamadan yatağın içine girdi. Yorganın altında kayboldu. Hırkaya sarıldı. Sus pus olup dışarıdaki sesleri dinledi.
-Gün 5-
Keskin soğuk, gök çökkün, iştahlı kuşlar, eprimiş rüzgar, sonsuz saat, çatlamış duvar, tozlu sehpa, soğuk ay, bilge sessizlik… Fakat o biter. Tiktaktiktak Biraz nitrogliserin, cam parçacıkları, cam şişe, talaş, uzun fitil… tiktaktiktak Pistoller, uzun namlulular… Magnumlar iyi; uzun mesafe, isabet oranı yüksek, tekleme çok nadir, şarjör değişimi hızlı, karların üstünde yuvarlanıyor gibi, pürüzsüz… tiktak tiktaktiktaktiktak Tek ihtiyacımız, biraz zaman ve biraz para… tiktaktiktaktiktak O sizi bıraktı! tiktaktiktak Onun yüzünden! tiktaktiktaktiktak Bu iş Miles, onları darmadağın edecek! Dört bir yanda aynı anda ve sen garda ve tren gelmek üzere ve insanlar paniklemişken ve ardı ardına silah sesleri ve barut kokusu büyük bir alev topu ve kızıl kıyamet!!! tiktaktiktaktiktaktik… Saat, 4.03’te dururdu hep.
Miles boşluğa bakıyor, boşluk ona. Karanlığın yüreği açgözlü. Dişlileriyle yemini paralıyor, yutuyor. Ellerini ona uzatıyor, Miles geri çekiliyor. Nefes almayı hatırlıyor, sonra tekrar dalıyor.
-Gün 6-
Oda çok sıcaktı; ama Miles titriyordu.
Cevap ver, gözlerini kırp, parmaklarını hareket ettir, yataktan kalk, hadi! Homurdan, boz derin sessizliği; bu beni korkutuyor… İnsanlar Miles, şehirden sakince süzülüp evlerine gidiyorlar. Orada sıcaklık başka türlü sarıyor, ışık perdeleri bir başka kuşatıyor. Bunu görürdük. Çıplak kaldırımlar, yoğun sis, birkaç sokak köpeği, boğucu soğuk… Ama değerdi işte, gecenin bir yarısı şehri arşınlamak baştan sona. İşte belki sadece bu yüzden, kahretsin! Sonra O’nu düşün! O gün sana baktı Miles, O sana baktı ve sen aptala dönmüştün; görmedin. Trene binmedi ve tren gitti. Seni izledi. Gözlerine baktı, gülümsedi. Yemin ederim ki böyle oldu, ben hepsini izledim. Tıpkı senin O’nu izlediğin gibi. Hiçbir şey yapmadın ve O diğer trenle gitti. Hüzünlüydü; ama bak, insan gözlerinin ötesini gördüğü insanı asla unutmaz. Kalk, peşinden git. Söz veriyorum! Bu işi kendi ellerimle halledeceğim, yani sana bırakmayacağım. Zaten biz bir ekip değil miydik, birbirimizi kollamayacak mıydık? Şimdi… Böyle… Hayatı anlamlandırmak için neler yapmadık ki? Sayfalarca metropol sular altında kaldı ve biz lağım fareleri gibi saklandık. Hayat kâğıt kesikleri, dilimizin ucundaki; ama hayır! Ses çıkar, bir şeyler söyle. Tepki göster, ağla, etrafı dağıt, küfürler savur, yumruk at bana, bağır, orospu çocuğu!
Ağzından köpükler çıkmaya başladı. Yataktan yuvarlandı. Yerde süründü. Dişleri birbirine vuruyordu. Ağlamaya başladı.
Miles, hayır… Masalları bırak, yorgun savaşları çağırma!
-Gün x-
Tren, rayların üstünden sarsıntılarla süzülürken küçük Miles annenin kucağında uyukluyor. Küçük Miles huzurlu. Anne işe gidiyor. Uzun mesailer, uzun yolculuklar. Annenin gözaltları mor. Yorgunluk yüzünü ele geçirmiş; her hücreyi ayinlerle ateşe atıyor. Rüzgâr, yağmur sertçe cama çarpıyor. Vagonda küçük bir saat var. Sese eşlik ediyor. Tik tak… İnsanlar vagona giriyor, çıkıyor; çehreler sürekli değişiyor. Küçük Miles mutlu. Karnında ucuz petibör ve soğuk süt. Annenin saçlarıyla oynuyor. Anne dalgın dalgın dışarıyı seyrediyor.
-Gün y-
Oturma odası dolu. İnsanlar siyah giymiş. “Anne koyu kırmızıyı severdi.” diye düşünüyor küçük Miles. Şey, onu ürpertiyor, bir şey. Hiç konuşmuyor sonra, hiç. Sanki herkes ona bakıyor; onu süzüyor; onun ruhunun derinlerine kolayca inip tüm kasabaları yakıp yıkıyorlar gibi hissediyor. Gözlerini kapıyor; kaçamıyor. Varlıkları çevresini kuşatmış, ondan teslim olmasını istiyorlar. Miles silahım yok diyor, dinlemiyorlar. Yüzlerinde saf nefret.
Fısıltılar… ansızın…bilemedik….ki……kimse……..bilemedi… konuşmazdı….pek..….makinist ……..fren….Fffıssssıltılar… çok geç…..yalnız….nasıl….desem….etrafa……saçılmış….Fısıltttılarrrr… O…..gitmiş….bırakmış….o…..tek….Ffff…ısıltı…lar…
Orada bir şey eksik. Derin bir boşluk var, duygularını lime lime ediyor; ama sezemiyor, küçük Miles onu adlandıramıyor. Anlık sessizlik oluyor. Nefesi kesiliyor, yutkunamıyor, kendini yere atıyor. İnsanlar başına toplanıyor. Onu sarsıyorlar; sözcükler yavaş yavaş ölüyor, görüntüler bulanıklaşıyor…
-Gün z-
Hayır, buradan çıkmalısın. Sırt çantası edin, yolculuğa hazırlan. Fakülteye bile gitmemişsin, inanılır gibi değil. Yani sonsuza kadar bu oda… Sana göre değil. Bunaltıcı, boğuk… Duvarlar insanın üzerine geliyor sanki. Perdeleri aç! Dünyayı dolaşacağız Miles, gülümse biraz. Okuduklarını unut; her şeyi. İşte, Yol seni çağırıyor! Haiti adalarını, oradaki insanların misafirperverliğini, geceleri yakılan o büyük alev etrafındaki başka alemlerden gelen ruhlara sahip o insanları..! Geceleri fillerin üzerinden uzun çayırları seyredeceğiz. Yaşlı kadınlar kazanlardan ipek çıkaracaklar, bize gülümseyecek el sallayacaklar. Metropolün kalbinde tek başına! Yılanlar ve örümcekler hepsi senden korkacak! Hazırlan, gidiyoruz!
-Gün 7-
Şıppp… Şıppp… Şıppp…
Miles heyecanla merdivenleri iniyor. İçinde büyük umutlar. Büyük günlere inanıyor; büyük şeylere. Biletini alıyor. Perona giriyor. Hava kötü; ama insanlar havanın kötülüğüne inat yolculuğa çıkmışlar. Miles onları seyrediyor; gözlerinin içi gülüyor. Yaşlı adamın yanına gidiyor. Ona haklı olduğunu söylüyor, onu teselli ediyor. Yaşlı adam tebessüm ediyor, başını sallıyor.
Şıpppppp… Şıppppp… Şıppppp…
Çocuk annesinin elinden kurtulup Miles’e koşuyor. Miles çocuğa kitap veriyor. Çocuk kitabı karıştırıyor. Teşekkür ediyor.
Koyu kırmızı… Çok severdi… Oysa yağmur yağmıyor.
Sonra etrafa neşeyle bakarken O’nu görüyor. Ona adım atıyor. Işık yaklaşıyor. Trenin sesi duyuluyor. Dudaklarını aralıyor.
“Merhaba.” Ses eriyor, uzayın boşluklarında çarpabileceği bir yer bulana kadar dağılıyor. Eğer hapsedebilseydik bu sesi, eminim Miles, hayatımızın geri kalanında onu tekrar tekrar dinleyebilirdik.
Şıppppppppp… Şıpppppppp… Şıpppppppp…
Miles onun ellerini tutuyor. Tren perona girmeye hazırlanıyor. Ellerinden kayıp süzülüyor. Miles tutmaya çalışıyor; başaramıyor. Kalabalık yavaşça yok oluyor. Karşı peronda anneyi görüyor, yüzü Miles’in hatırladığı gibi capcanlı. Anne uzaktan ona bakıyor, gülümsüyor. Miles treni umursamıyor, annesine bağırıyor, koşuyor, –Miles, zaten insanlar seni sevmezdi.- karşı perona geçmek için raylara atlıyor, yalpalıyor. –Yorgun savaşlar Miles, bizi tüketeceğini biliyorduk.- Trenin gürültüsü garı dolduruyor. Zaman kırlangıç bakışı gibi ürkek. Zemin, şaşkın adam gibi uzaklara dalmış gözüküyor; duymamayı yeğliyor. Susuyorsun. Koşmaya takatin yok. Korku Öfke Korku Korku Öfke Korku Korku Öfke Korku…
Kesik bilek, su dolu küvete düşüyor.
2017
Bir Cevap Yazın