KORKU PANAYIRI
Maskeler art arda düştü takvimden. İnsanlar hançerlerini sakladıkları yerlerden çıkardı. Siyah giyinmiş sabırsız kalabalık, ellerinde meşaleleriyle apartmanlardan sokağa döküldü. Sokaklardan caddelere, oradan meydanlara yayıldılar.
Vitrinlerin önünden ağır adımlarla geçti, camlarda tozlu parmak izleri kaldı. Yutkunarak dolaştı hepsinin önünü. Gözleri donuk, canlılığını yitirmiş, sakalları kir içindeydi. Üzerindeki giysiler yıpranmış, yer yer yırtılmıştı. Oradan bir sokağa sapıp kısa sürede eve vardı.
Sandalyeye oturup bakışlarını yerdeki tahtakurularına çevirdi. Duyargalarını inceledi. Zemine sıkıca sarılan hızlı ayaklar, titreşimleri duyargalar… Ezilene kadar yaşayan bir topluluk… Ama sefildiler işte. Bir vuruşluk canları vardı. Sandalyeden yavaşça doğruldu, mutfağa gidip dolabı açtı. Torbanın içindeki pirinç kurtlanmıştı. Küçük hayvancıklar sağa sola gerinip kapanıyordu. Ağzı açık uzun süre onlara baktı. Torbayı çöpe attı. İçeri geçip yatağa uzandı.
Tavanı sabit bakışlarla, bitkince izledi. Uyumaya zorladı kendini. Varlığını hissettiren açlık yüzünden uyuyamadı. Kurumuş ağzını şapırdattı. Alnından hafif terler akmaya başlamıştı. Eliyle sildi onları. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Yabani bakışla odanın dört yanını taradı. Duvarlara saldırdı. Yumruk attığı tahtalardan biri çatırdadı. İçeri göçen elini geri çekip sıyrıklardan süzülen kanları emdi. Yatağa kapanıp içli içli ağladı. Zaman sonra gevşeyip uykuya daldı.
Kent meydanlarındaki kalabalık, sessizce caddeleri aştı. Meşalelerin üzerine gece damlıyor, alevin üzerinde eriyip gidiyordu. İnsanlar yolculuğun ardından ahşap evin önünde durdu. Tek kelime etmeden evi gözlemeye başladılar. Yüzler karanlıkta saklı kaldı.
Pencereden vuran yoğun ışık onu uyandırdı. Ayağa kalkacak takati yoktu. Yataktan aşağı kendini bıraktı. Perdeden yansıyan titrek alevler tahtaların üzerinde sağa sola sallanıyordu. Gözlerinin önünde karartılar beliriyor, eşyalar yerinden oynuyordu. Oda küçülüyor, bedeni sıkışıyor, hareket edemiyordu. Işığın yönüne sürünmeye uğraş verdi.
Eğer geçebilseydi
alevlerin arasından
çığlıkların, gözyaşlarının arasından
geçebilseydi…
…Ahşap kapıyı kırdılar hançerlerini çıkardılar merdivenleri hızla çıktılar…
Odaya doluştuklarını, etrafını kuşattıklarını görünce tek kelime etmedi, başını öne eğdi. Adım adım yaklaştılar. Yüzlercesi onu yüzlerce kez bıçakladı. Ellerindeki meşaleleri etrafa fırlattılar. Tahtakuruları dört bir yana dağıldı.
Dışarı çıktılar. Sessizce ahşap evin yanışını seyrettiler. Gözlerinde alevler çırpınırken uzun, tiz çığlık duydular. Çığlık kesildi. Hançerlerini göğe kaldırıp haykırdılar: Mahler öldü, Mahler öldü, Mahler öldü!
İnsanlar evlerine varıp, siyah giysilerini çıkarıp dolaplara yerleştirirken, hançerlerini temizleyip sakladıkları yerlere koyarken, maskeleri ardı ardına takvimlere dizerken… Tahtakurularıyla dolu, dolabında sadece bir torba pirinç olan ahşap bir evde Mahler adı verilen bir çocuk dünyaya geldi.
2018
Bir Cevap Yazın