Soytarı

SOYTARI

 

Odaya girip kırmızı siyah kareli ceketini nefretle yatağa fırlattı. Sandalyeyi çekip aynanın karşısına oturdu. Aynadaki yansısına sinirlilikle yüz çevirdi ve başındaki kırmızı peruğu çıkarıp masanın üzerine yılgınlıkla koydu. Ses çıkarmadan bekledi. Sonra aynaya aniden dönüp kendini incelemeye başladı. Gözbebekleri büyüdü, büyüdü, büyüdü. Elini beyaz yanağına götürdü; sıkıp gerdi. Boya yüzünden silinip eline bulaştı. Gözlerinden birindeki kırmızılığı elinin tersiyle çarçabuk temizledi. Aynaya yaklaştı. Onlarca kez tekrarladığı gülümseyişi takındı ve bir vakit kendini öylece izledi. İğrentiyle gülümseyişi yıktı suratından.

Keşke bilmeseydim çiçeklerin adlarını. Keşke alaycı ıslığını rüzgârın, duymasaydım. Her gece. Her sabah.  Her gece. Her sabah. Her gece. Her sabah. Gözlerine baktım, gözlerini aradım insanların. Güldüler, güldüler, güldüler… Keşke, hiç yaşamamış gibi, yeniden… Dudakları gergindi onların hep, dişleri bembeyazdı, gözleri yaşlı; elleriyle kasılmaktan bitap olmuş karınlarını tutarlardı. Ah, evet! Evet, evet! Kahkahalarından, sirk kapkaranlık olurdu. “Hey insanlar, sizin neyiniz var?!” derdim. Göremezlerdi… Gözlerindeki içten bir gülümseyişte doğabileceğimi…

Kırmızıya bulanmış bir damla, titrek çizilerle suratından boyayı temizleyerek ağır ağır aşağı yuvarlandı. Aynadan yavaşça uzaklaşıp kendini sandalyeye bıraktı. Elleri iki yana sarktı, boynu sola devrildi.

Ben böyle olsun istemezdim. Bu kırışıklıklara hüzünle bulanmış makyaj, bu çarpık iğrenç gülümseme, bir şeyler anlatma gayretinde – ki en çok onlara gülerdi onlar, bunları çok severlerdi, evet!- çareyle yakınan eller, bu ölü adam onların eseriydi! İsterdim ki deniz diplerindeki kayalıklar arasında tüm karanlığı toplamış olayım; tüm kötülükleri bir günah gibi orada. Sükûnetle gözlerimi kapatıp oturayım; çevremde gezinen balıklar ölü hayallerimle beslensinler, onları bedenimden koparıp alsınlar, isterdim. Ben… böyle olsun… İstemezdim…

Doğrulup asılı duran havluyu aldı ve yüzünü temizledi. Boynundaki yeşil papyonu açıp peruğun yanına koydu. Burnunda her zaman saçma durduğunu düşündüğü büyük kırmızı topu burnundan çıkardı, avucunda kuvvetlice sıktı. Derin bir iç çektikten sonra topu yere bıraktı. Büyük rengârenk ayakkabılarını sağa sola gelişi güzel fırlatıp odanın içinde gezinmeye başladı. Lavaboya gidip yüzünü yıkayıp kuruladı. Başını kaldırıp aynaya baktığında korkuyla geri sıçradı. Yüzündeki boya yerli yerinde duruyordu. Tekrar yıkadı. Öylesine uğraş vermiş olmasına rağmen en küçük farklılık yoktu. Bedenini ürperti kapladı. Yüzünü lifle kazıdı. Fayda etmedi. Boya hâlâ yerli yerindeydi. Sanki cisim ve o, birdi. Boyalar onu, o boyaları sarmıştı; birbirlerinden ayrılmazlardı. Bunları düşününce ağlamaklı hal içindeyken birden gülmeye başladı; ellerini iki yana açıp aralıksız sinirli kahkahalar.  Gözlerinden yaşlar akıyor, nefesi kesilecek gibi oluyor, karnında tarifsiz bir acı hissediyordu; fakat bunlar onu durduramıyordu. Kendini yere attı ve yuvarlanarak oradan oraya kıvrandı. Zaman sonra kendini güç bela zapt etti ve bedenini sandalyeye atıverdi.  Sandalyede yavaşça doğruldu ve aynada makyajı zerre bozulmamış yüzüne küstahla gülümsedi bir zaman. Sonra elleri onlara uzandı.  Papyonunu, peruğunu, kırmızı topunu taktı; ayakkabılarını bulup giydi. Acı gülümseyiş dudaklarında titredi, kayboldu. Kalkıp odadan çıktı.

Işık söndüğünde sirk hep korkulu rüyadır. Rüzgarın alaycı ıslığı, çadırın zedelenmiş yerlerinden çıkar, alanı doldurur. Kahkahalar, seni işaret eden tüm parmaklar gözlerini kapattığında karşına çıkar. Aptalı oynarsın, sahnede onları kandırırsın. Yüzündeki hiçbir şeyi bilememiş ifade onları kudurtur. Alkışlarlar; elleri boşluktaki havayı büyük bir hazla yok etmek istercesine kuşatır. Biraz daha devam etsen sandalyelerinden düşeceklerdir, eminsindir. Oturup hiçbir şey yapmasan hatta hüngür hüngür ağlasan da güleceklerdir. Yanlarındakini dürtecek, bu gösteriye ortak olmaları için bağırıp çağırıp yüzlerinin korkunçluğunu paylaşacaklar, tüm kötülüklerini oraya kusacaklardır.  İnsan güçlü olmaya mahkûmdur. Işık söndüğünde sirk hep korkulu rüyadır.

Ceketini unuttuğunu fark ettiğinde geri dönecekti ki vazgeçti. Durup gökyüzüne baktı. Sanki bir hayal geçip gitti bulutların yanından; sarsılan yeleleriyle uzak diyarlara dörtnala koşan bir hayal.  Onu izlerken görüntü sanki yitip gitti. Farkına vardığında koşmaya başladı. Hışırdayan soytarı kıyafetiyle apartmanların, dükkânların, evlerin, kendisine gülen çocukların, meraklı gözlerin, üzerine koştuğunu düşünüp korkuyla sağa sola çığlık atarak kaçışan insanların, hırlayan köpeklerin, adını bildiği çiçeklerin, hiç görmediği yolların sapağından geçip koştu. Koştu. Koştu. Şehri geride bıraktıktan sonra çamura bulanmışlığına, ıslanmışlığına an olsun aldırmadan tepeye tırmanmaya başladı. Soluk soluğa kalmış olmasına rağmen adımlarını güçlüce atıyordu. Kısa sürede tepeye ulaştı. Göğe bakınca kuş sürülerini gördü.  Güneş batıyordu. Bir şey söylemek ister gibi heyecanla, nefes nefese sağa sola bakındı. Gözlerini iyice açmış manzarayı hayretle ve hüzünle seyrediyordu.  Tıkanmıştı ve kelimeler bölük pörçük tamamlanmadan çıkıveriyordu ağzından. Sonra endişeli, yılgın sözcüklerle telaşla mırıldanabildi:

  • Lakar, kuşlar neden güneye göçüyor?

 

 


2018

Yanıt

  1. […] Maskeler art arda düştü takvimden. İnsanlar hançerlerini sakladıkları yerlerden çıkarttı. Siyah giyinmiş sabırsız kalabalık, ellerinde meşaleleriyle apartmanlardan sokağa döküldü. Sokaklardan caddelere, caddelerden kent meydanlarına… […]

Bir Cevap Yazın

Muhammet Aldemir sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin